Aşırı uçlar hariç, genel kanı kendini sol görüşlü olarak tanımlayan insanların hümanist olduğudur. Sol görüşlü(aynı zamanda entelektüel, ideoloji fanatiği olmayan) insanın hiç bir şekilde şiddet kaçınılmazdır deme hakkı yoktur. Böyle bir yorum yaptığında alacağı tepkiler sen nasıl bir solcusun tarzında olacaktır ve solcuların yapmak istediği çeşitli reformlar için bazı durumlarda kullanmak zorunda oldukları şiddet onlara hak olarak görülmemektedir. Oysa sağ görüşlü insanlar, bunların hepsinin amına koymak gerek dediklerinde hem haklı olarak görülmekte ve hatta bazı durumlarda aşırı şiddet kullanabilmektedir. Tarihsel örnek olarak Sovyetlerin Varşova Paktındaki diğer devletlere yaptığı baskı insanlık dışı olarak gösterilirken, ABD'nin Vietnam'da ve Kamboçya'da yaptıkları işgal hareketi ve kendi ülkelerindeki Kızılderilileri tüm haklardan yoksun bırakmaları "mecburi" olarak görülmüştür. Bunun bir sebebi de tarihi her zaman kazananların yazmasıdır ama Sovyetlerin güçlü olduğu zamanlarda bile Sovyetler "barbardı"(Tabii ki de bunun farklı sebepleri vardı mülklerini kaybetmekten korkan zengin ve orta sınıf ve onların basınları sayesinde manipüle olmuş işçi sınıfı). Öyleyse burada geniş çaplı bir algılama hatası vardır. Hiç bir solcu hümanist olmak zorunda değildir. Şiddet, daha iyi bir dünya için mecbur kalındığında kullanılabilir ve her zaman daha ileriye gitmeye karşı çıkan örümcek beyinliler ya da hainler olacaktır. Onların zehirlerini saçmalarını engellemek için hapishane duvarları değil anca ölüm yeterli olabilir. Ama tabii ki de solcuların hümanizmi reddedişi faşizm kadar sert olmamalıdır. Tek şiddet hareketi idam olmalıdır. Sağcıların ve Amerikan köpeklerinin yaptığı işkenceleri solcuların da uygulaması onların seviyesine inmek demektir. Sonuçta solculuk aslında şiddeti dışlamaz ve hiç bir sol görüşlü insan hümanist olmak zorunda değildir. Hümanist olup olmayacağı kendi kararıdır.
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Mart 2010 Cumartesi
Sovyetlerin Yıkılmasında İnsan Faktörü
Lise sıralarında, hayatımı sikten geçirdiğim zamanlarda bir arkadaşım dedi ki bırak oğlum ekonomik emperyalizmi... Sovyetler bir McDonald's bir Mercedes'e gitti amına koyayım. Tam olarak haklı olmasa da çıkış noktası doğruydu ibnenin. Çünkü insan doyumsuzdur, çünkü insan bencildir.
Şimdi ben bunu yazınca vay amına koyayım itiraf etti, Sovyet düzeni insan doğasına karşıdır diye dalyarraklık yapmayın, amınızdan soktuğum orağı götünüzden çıkartırım... Şekli de müsait sayılır zaten. Benim bahsettiğim insanlara kültürel eğitim vermeden önce ruhsal eğitim vermektir. Çünkü insanoğlu zayıftır. İki biraya götünü verir, yüz dolara vatanını satar, sahip olduğu yüz doları da kimseyle paylaşmamak için götüne sokar. Bu kendisinin suçu değil, fabrika ayarıdır. Tümevarıma göre düşünürsek kişileri düzelterek kişilerin beraber oluşturduğu bir kurum olan devleti de düzeltebiliriz. Çünkü devlet insanlardan oluşan yaşayan bir organizmadır.
İnsanın "fabrika ayarlarını" düzeltmek içinse tek yol küçüklükten yapılması gereken kişilik eğitimidir. Bu deneme insanın makinalaşmasını sağlayabileceği gibi egosundan, bencilliğinden ve doyumsuzluğundan arındırıp mükemmel insanı yaratabilir.
Sovyetlerin yapmadığı buydu işte. Sovyet halkı çok yüksek bir kültür düzeyine sahipti ama özveri, eşitlik gibi kavramlar devrimin ateşi söndükçe söndü ve en sonunda insanın temel içgüdüleri ağır basmaya başladı. İçgüdüler ile birlikte Amerikan "özgürlüğü" (şu lafa uyuz oluyorum amına koyayım, Amerika'nın tek özgürlüğü pornodur) yan yana gelince Sovyet'in sıçışına sebep oldu.
İdeal insanı yaratmanın yöntemi, paylaşmayı ve kanaatkar olmayı öğreten oyun ve masallarla başlayıp da kusursuz insanların anlatıldığı, çalışmak ve bir topluluğun parçası olmak öğretilen filmler ve kitaplarla devam ettirmektir. Mükemmel bir dünyayı böyle kazanabiliriz.
Şimdi ben bunu yazınca vay amına koyayım itiraf etti, Sovyet düzeni insan doğasına karşıdır diye dalyarraklık yapmayın, amınızdan soktuğum orağı götünüzden çıkartırım... Şekli de müsait sayılır zaten. Benim bahsettiğim insanlara kültürel eğitim vermeden önce ruhsal eğitim vermektir. Çünkü insanoğlu zayıftır. İki biraya götünü verir, yüz dolara vatanını satar, sahip olduğu yüz doları da kimseyle paylaşmamak için götüne sokar. Bu kendisinin suçu değil, fabrika ayarıdır. Tümevarıma göre düşünürsek kişileri düzelterek kişilerin beraber oluşturduğu bir kurum olan devleti de düzeltebiliriz. Çünkü devlet insanlardan oluşan yaşayan bir organizmadır.
İnsanın "fabrika ayarlarını" düzeltmek içinse tek yol küçüklükten yapılması gereken kişilik eğitimidir. Bu deneme insanın makinalaşmasını sağlayabileceği gibi egosundan, bencilliğinden ve doyumsuzluğundan arındırıp mükemmel insanı yaratabilir.
Sovyetlerin yapmadığı buydu işte. Sovyet halkı çok yüksek bir kültür düzeyine sahipti ama özveri, eşitlik gibi kavramlar devrimin ateşi söndükçe söndü ve en sonunda insanın temel içgüdüleri ağır basmaya başladı. İçgüdüler ile birlikte Amerikan "özgürlüğü" (şu lafa uyuz oluyorum amına koyayım, Amerika'nın tek özgürlüğü pornodur) yan yana gelince Sovyet'in sıçışına sebep oldu.
İdeal insanı yaratmanın yöntemi, paylaşmayı ve kanaatkar olmayı öğreten oyun ve masallarla başlayıp da kusursuz insanların anlatıldığı, çalışmak ve bir topluluğun parçası olmak öğretilen filmler ve kitaplarla devam ettirmektir. Mükemmel bir dünyayı böyle kazanabiliriz.
| Çok mu ütopik oldu ne? |
Etiketler:
Sosyoloji,
Sovyetler Birliği,
Tarih
Dinin Modern Dünyada Yeri Yoktur
Şu an puronuzu ve viskinizi çıkarttınız, Türk filmlerindeki orospu çocuğu fabrikatör gülüşüyle beni okuyorsunuz farkındayım sevgili dostlar.
Konuya gireyim. Din, insan ırkı topluca yaşamaya başladığından beri bir parçamızdır. Yerleşik hayata ve tarım yapmaya başlayan insanların malları göçebe halklar tarafindan ele geçiriliyordu. Tarım yapanlar göçebelere karşı birleştiler ve ilk devletleri oluşturdular. Devletlerin başındaki imparatorlar, krallar vs. vs. korumaya çalışarak yasaklar belirlemeye çalıştılar. Fakat kralların yasakları toplum tarafından kabul edilmiyordu. Savaşmaya alışkın göçebe kavimler yapılan tüm üretimi çalıyor ve uzaklaşıyordu. Tanrı düşüncesi buradan çıktı. Topraklarını korumak için askeri olarak baş edemedikleri düşmanla, götlerinden uydurdukları efsaneler yoluyla mücadele ettiler(yani tanrı kapitalisttir). Nasıl var olduğu açıklanamayan doğa olaylarını tanrılara atfederek bir inanış yarattılar. Zaman içinde göçebe olanların da yerleşik sisteme geçişi ve din düşüncesinin iyice kabul edilmesiyle beraber göçebelerin saldırıları azaldı. Bu sefer de insan ırkının genel özelliklerinden olan açgözlülük sebebiyle vatandaşlar arasında mülk tartışmaları çıkmaya başladı. Fakat krallar kolay yoldan devlet yönetme yolunu bulmuştu. Kendilerinin tanrı soyundan geldiğini iddia ederek çıkarttıkları her yasayı tartışılamaz kılıyorlardı.
Din düşüncesi yayılıyordu. Var olan milletler benzer dinlere mensup oldukları için halklar savaşmak istemiyordu. İşlerin sapıttığı yer de burası. Her devlet daha fazlasına sahip olabilmek için farklı dinler uydurdu. Tebaasını tanrı tarafından cezalandırılma korkusu olmadan savaştırmaya başladılar (Bu düşünce 1. Dünya Savaşı'nın sonunda etkinliğini kaybetti). Bir sürü irili ufaklı din ortaya çıkmıştı...
Tek tanrılı dinin doğuşu ise Yahudilikle oldu. Yahudiliğin doğuşu da diğer dinlere benzerdi. Korunması gereken bir millet ve gücü olan Musa... Yahudileri bir araya toplayıp kurtarması gerektiğine inanan ve hatta bu konuda saplantılı olan Musa... Musa'yla ilgili en büyük efsane denizi ikiye ayırmasıdır ama Kızıldeniz'de büyük çaplı gel gitler olduğunu bir süre yürüyerek gittiğini sonradan sal kullanıldığını düşünebiliriz.
Konuyu hızlandırıyorum. İsa'ya gelelim. Yine İsa'da da Roma'nın zulmettiği ve kendi içinde bir sürü adaletsizlik, soygunculuk, olabilecek en adi olayların yaşandığı topraklar. İsa'da en kolayını yaptı ve daha önce defalarca denenmiş bir sistemi uyguladı. Din! İsa'nın deneyi eski krallar ya da Musa kadar başarılı olmadı buna rağmen kendisine inanan aptallar tarafından savunuldu ve Roma'nın pagan inançlarını zor da olsa yıktı.
Muhammed'de sıra. Diğer peygamberler mütevazı bir duruş sergilerken, Muhammed sürekli toplumun içinde. Ticaret yapıyor, 9 yaşındaki kızlarla evleniyor... Peygamberler arasında yüce bir amaca hizmet etmeyen tek peygamber gibi gözükse de o zamanın Arap toplumunu yarrağı yemiş halden kurtarma amacı olduğu söyleniyor.
Dinin gelmişini de geçmişini de açıkladım sevgili dostlar. Dinin niye modern dünyada yeri olmadığını açıklamaya geldi sıra.
Dinin amacı düzeni ve özel mülkü korumak. Fakat günümüz toplumunda(yönetenlerin de dinsel gücü kalmadığından(akp hariç tabi) tanrı yerine polis ve mahkemelerle düzen sağlanır. Din amaçlandığı şeyi yerine getirmemektedir. Öyleyse dinin modern dünyada yeri yoktur.
Şu an puronuzu söndürdünüz ve viskinizi bıraktınız. Fabrikatör gülüşü ise kendini siktir lan bakışına bıraktı. Beni okuduğunuz için teşekkür ederim.
Konuya gireyim. Din, insan ırkı topluca yaşamaya başladığından beri bir parçamızdır. Yerleşik hayata ve tarım yapmaya başlayan insanların malları göçebe halklar tarafindan ele geçiriliyordu. Tarım yapanlar göçebelere karşı birleştiler ve ilk devletleri oluşturdular. Devletlerin başındaki imparatorlar, krallar vs. vs. korumaya çalışarak yasaklar belirlemeye çalıştılar. Fakat kralların yasakları toplum tarafından kabul edilmiyordu. Savaşmaya alışkın göçebe kavimler yapılan tüm üretimi çalıyor ve uzaklaşıyordu. Tanrı düşüncesi buradan çıktı. Topraklarını korumak için askeri olarak baş edemedikleri düşmanla, götlerinden uydurdukları efsaneler yoluyla mücadele ettiler(yani tanrı kapitalisttir). Nasıl var olduğu açıklanamayan doğa olaylarını tanrılara atfederek bir inanış yarattılar. Zaman içinde göçebe olanların da yerleşik sisteme geçişi ve din düşüncesinin iyice kabul edilmesiyle beraber göçebelerin saldırıları azaldı. Bu sefer de insan ırkının genel özelliklerinden olan açgözlülük sebebiyle vatandaşlar arasında mülk tartışmaları çıkmaya başladı. Fakat krallar kolay yoldan devlet yönetme yolunu bulmuştu. Kendilerinin tanrı soyundan geldiğini iddia ederek çıkarttıkları her yasayı tartışılamaz kılıyorlardı.
| Tanrı düşüncesini yaratmalarına karşı değilim. Düzeni sağlamak için aşırı yollara gitseler de başarılı olmuşlardır. Fakat sonradan bu yönetenin halkını sömürmesini de getirmiştir. | ||
Din düşüncesi yayılıyordu. Var olan milletler benzer dinlere mensup oldukları için halklar savaşmak istemiyordu. İşlerin sapıttığı yer de burası. Her devlet daha fazlasına sahip olabilmek için farklı dinler uydurdu. Tebaasını tanrı tarafından cezalandırılma korkusu olmadan savaştırmaya başladılar (Bu düşünce 1. Dünya Savaşı'nın sonunda etkinliğini kaybetti). Bir sürü irili ufaklı din ortaya çıkmıştı...
Tek tanrılı dinin doğuşu ise Yahudilikle oldu. Yahudiliğin doğuşu da diğer dinlere benzerdi. Korunması gereken bir millet ve gücü olan Musa... Yahudileri bir araya toplayıp kurtarması gerektiğine inanan ve hatta bu konuda saplantılı olan Musa... Musa'yla ilgili en büyük efsane denizi ikiye ayırmasıdır ama Kızıldeniz'de büyük çaplı gel gitler olduğunu bir süre yürüyerek gittiğini sonradan sal kullanıldığını düşünebiliriz.
Konuyu hızlandırıyorum. İsa'ya gelelim. Yine İsa'da da Roma'nın zulmettiği ve kendi içinde bir sürü adaletsizlik, soygunculuk, olabilecek en adi olayların yaşandığı topraklar. İsa'da en kolayını yaptı ve daha önce defalarca denenmiş bir sistemi uyguladı. Din! İsa'nın deneyi eski krallar ya da Musa kadar başarılı olmadı buna rağmen kendisine inanan aptallar tarafından savunuldu ve Roma'nın pagan inançlarını zor da olsa yıktı.
| Yozlaşmış bir toplum içinde tek başına yaşayan genç bir kadının tecavüze uğradığını düşünmek doğru olmaz mı? Özür dilerim Hristiyan inanışına göre zaten tanrı Meryem Ana'ya tecavüz ediyor. Halk tarafından tecavüze uğradığını diyecektim. | ||
Muhammed'de sıra. Diğer peygamberler mütevazı bir duruş sergilerken, Muhammed sürekli toplumun içinde. Ticaret yapıyor, 9 yaşındaki kızlarla evleniyor... Peygamberler arasında yüce bir amaca hizmet etmeyen tek peygamber gibi gözükse de o zamanın Arap toplumunu yarrağı yemiş halden kurtarma amacı olduğu söyleniyor.
Dinin gelmişini de geçmişini de açıkladım sevgili dostlar. Dinin niye modern dünyada yeri olmadığını açıklamaya geldi sıra.
Dinin amacı düzeni ve özel mülkü korumak. Fakat günümüz toplumunda(yönetenlerin de dinsel gücü kalmadığından(akp hariç tabi) tanrı yerine polis ve mahkemelerle düzen sağlanır. Din amaçlandığı şeyi yerine getirmemektedir. Öyleyse dinin modern dünyada yeri yoktur.
Şu an puronuzu söndürdünüz ve viskinizi bıraktınız. Fabrikatör gülüşü ise kendini siktir lan bakışına bıraktı. Beni okuduğunuz için teşekkür ederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)