Bu Blogda Ara

13 Mart 2010 Cumartesi

Sözde Özgürlüğün Esir İnsanları - I

Kadıköy'den Bostancıya masmavi bir göğün altında masmavi bir deniz. Kargaşanın dinginlik, özgürlüğün zincire vurulmak olduğu bir kent. Beton ormanlar içinde her biri farklı fakat farklı oldukları kadar da aynı olan insanlar... Bir kavga olan hayatın içinde neden savaştıklarını bilmeyen, sürekli hareket eden, durup da güneşin batışını seyredemeyen insanlar. Bu hikaye onlardan birine adandı...

Özgür de o insanlardan biriydi. Askerliğin ve sınavların öldürdüğü çocukluk hayalleri bilinçaltının hapisanesinde kilitli. Temiz tıraşlı, takım elbiseli, siyah çantalı -aslında hiç kullanmadığı-, yaşamı mekanikleşmiş insanların sadece biri. Kendi önyargılarından ibaret olan gardiyanları eli gevşese onu cezalandıracakmış gibi sıkı sıkı yapışmış çantasına ve güneş yeni yeni aydınlatırken damları, düşmüş yola birçok benzeri gibi. Kafasını kaldırıp da güneşe selam durmadan.

Günlerden çarşambaydı. Her çarşamba yaptığı gibi tenha bir barda arkadaşlarıyla üç bardak bira içecek ve her zamanki konulardan konuşacaklardı. Saat altıda işyerinden çıktıktan sonra ara sokaklardan geçerek boğaya vardı. Çevresindeki insanların aynı kalıptan çıkmış gibi gülümsediğinden habersizdi. Cebinden bir sigara çıkardı ve yaktı. Ağır duman ciğerlerine yavaşça indi. Ergenlik çağında hayata bir başkaldırı olarak içmeye başladığı sigara bu otuzuna yakın insanın elinde bir beyaz bayrak gibi duruyordu. Birbirine benzer insan kalabalığının arasından arkadaşlarını buldu. Her çarşamba olduğu gibi sağ elini arkadaşlarının onu görmesi için kaldırdı ve arkadaşları da onu görünce her çarşamba yaptıkları gibi gülümsediler. Bir akış halinde olan hayat denilen nehirin önündeki barajın arkasındaydı onlar. Kıyıya vurma ihtimalleri olmasa da akıntıyı arkalarına alarak yüzme ihtimalleri de yoktu. Muhabbet edip şakalaşarak Burger King'e vardılar. Ne martıların çığlıkları ne de güneşin kızıllığı onları etkilemişti. Ne de oturmuş gitar çalan iki genç. Kasiyer kızın yeni sosumuzu denemek ister misiniz sorusuna evet dediler ve yemeklerini alarak masaya oturdular. Masadan kahkahalar yükseliyordu... İçinde deneyimli kulakların hemen farkedeceği bir sis perdesiyle... Yemeğin kalitesini övdüler, patronlarından dert yandılar, muhasebe bölümünde yeni işe alınan kızdan söz ettiler. Kapıdan çıkarlarken, aldıkları soslar açılmadan tabakta duruyordu.


Ağır ağır bara doğru yürümeye başladılar. Onları boğadan beri uzaktan izleyen birisi konuşacakları çok şey olduğunu düşünebilirdi. Fakat bu çok büyük bir yanılgı olurdu. Yaklaşık bir yıldır aynı muhabbeti kenarından köşesinden değiştirmekten başka birşey yapmamışlardı ve bu gidişle yapacağa da benzemiyorlardı. Bara girdiklerinde her zamanki gibi kapıda demlenen patronla şakalaştılar. Onlar girdikten yarım saat sonra bar da tamamen dolmuştu. İçilen ilk biranın verdiği rahatlık ve serinlikle muhabbet de koyulaşmıştı. Benzine gelen son zamdan umursamazlıkla söz ederlerken Özgür onlardan koptu. İçeriye biraz önce giren kızıl saçlı, beyaz tenli ve yeşil gözlü kıza bakıyordu. Fakat gördüğü kesinlikle hoşuna gitmemişti. Giydiği deri ceket, dar kot pantolon ve Sex Pistols tişörtüyle, girer girmez garsona umursamaz fakat kesin bir şekilde seslenmesiyle ve masanın üstüne ayaklarını koyup yarı yatar bir pozisyona geçmesiyle, kırmızı rujlu dudaklarının arasından üflediği dumanla varlığı Özgür'ün dünyasına bir hakaretti. İnanılmaz bir tiksinti duyuyordu Özgür. Onbeş dakika sonra kendisinden beklenmeyecek bir şekilde arkadaşlarından özür dileyerek mekandan ayrıldı.

Her biri birbirine bağlanan Kadıköy sokaklarında kendini bilmez bir şekilde yürüdü. Niye kalktığını, niye her an önüne bir tinerci çıkabilecek sokaklarda yürüdüğünü bilmeden... Bir kaç dakika sonra sigarasını yakmak için durduğunda barda gördüğü kızın arkasından geldiğini gördü. Yürümeye devam etti ve adımlarını sıklaştırdı. Belli etmeden arkasına bakmayı denerken kızın tam arkasında olduğunu gördü, dudakları sanki birşey söyleyecekmiş gibi açılmıştı. Neredeyse saatler süren bir bekleyişin ardından nereden geldiği belli olmayan bir sesin inanılmaz saygısız bir tonda bekle dediğini duydu...


_____

Devamı yakında gelecek.

Yazıda emeği geçenler:
70'lerin punk akımı,
Kızıl saç ve deri ceket fantezim,
George Orwell,
Kadıköy'de defalarca gördüğüm o inanılmaz gün batımı,

7 Mart 2010 Pazar

Black Sabbath

Politicians hide themselves away
They only started the war
Why should they go out to fight?
They leave that role to the poor


Black Sabahlar olmasın, Black Sabahat gibi iğrenç esprilerle andığım Black Sabbath, tüm metal türlerinin bugünkü durumuna gelmesini sağladı. 60ların sonunda kurulmuş bir grubun hala bugünkü metal piyasasında verdiği ilhamla, üyelerinin tanrısal bir konuma yükselmiş olmasıyla yakaladığı başarı muhteşem.

Metale Rage Against the Machine, Guns N' Roses tarzı pek de heavy denilemeyecek (gerçi Danzig çatır çatır heavydir ama neyse) gruplarla girmiş olduğumdan efsaneden uzun süre haberdar olmadım. Bir filmde duyduğum (hangisi hatırlamıyorum) Black Sabbath parçası kendine aşık etti. İnterneti aradım taradım ve sonunda parçayı buldum. Bu kadarı yetmez lan dedim ve diğer albümlere saldırdım... Oha lan o neydi. Her biri birer sanat eseri olan muhteşem parçalar...


Elemanlar

Black Sabbath'ın gerçek vokalisti Ozzy'dir. Aksini iddia eden varsa yarrağımı yesin.

Ozzy Osbourne(Vokalist-Metal Tanrısı)
Heavy metal tarihinin en taşşaklı adamlarından biridir. Türkiye'de genellikle civciv ezme, yarasa kafası koparma, balgam içme gibi söylentilerle adı geçse de asıl işi olan vokalistlikten kimse söz etmez. Nasıl bir sesi vardır bu orospu çocuğunun... Her War Pigs dinlediğimde sesi ürpertir beni.
All Aboard diyişine hastayım ulan.

Tony Iommi(Gitarist-Metal Tanrısı)
Ulan nesin sen hayvan herif? İnsan diyesim geliyor, bir insan o soloları döktüremez gitardan... Gezegenini söyle sonra da siktir git dünyadan. Müziğe teknik olarak bakmayıp da sadece kulak olayı olarak anlayan benim için Sabbra Cadabra dünyanın en güzel melodilerine sahip parçasıdır. Dırını nın nın nın, dırını nın nın, dırını nınımım

Geezer Butler(Bassist)
Ulan normalde ben bassa o kadar dikkat eden bir adam değilimdir ama bu herife dikkat etmemek mümkün değil. Hastasıyız...

Bill Ward(Baterist)
Dünyanın en sağlam bateristlerinden biridir. A Bit Of Finger/Sleeping Village/Warning üçlüsünde Jimi Hendrix'i hatırlatan, jazza benzeyen çalışını rahatlıkla görürüz. En azından ben öyle düşündüm. Gerçi Ozzy'nin vokalinin de büyük etkisi var ama...

Albümler

İki üç kere Ozzy'siz dönemi dinlemeye yeltendim. Ama olmuyor be kardeşim...

Black Sabbath:

A politician's job they say is very high
'Cos he has to choose who's got to go and die
They can put a man on the moon quite easy
While people here on earth are dying of old diseases


Black Sabahat'in ilk albümü. İlk albüme göre gayet taşşaklı bir albüm. Her Black Sabbath albümünden beklenebileceği gibi içinde boş parça yok.

Wicked World, politik ayarları verilebilecek en güzel şekilde veren bir parça. Nedense bu parçayı NBA ile özdeşleştirmişim. Niye lan?

The Wizard, başında muhteşem bir şekilde mızıkıyla giren bir parça. Sözlerin altında başka birşey arayınca uyuşturucu satıcısına yazılmış bir şarkı olma ihtimali var.

He turns tears into joy
Everyone's happy when the wizard walks by

Özellikle bu kısmı bana böyle düşündürdü.

A Bit of Finger/Sleeping Village/Warning, başındaki sözlü kısım hariç enstrümantal ve daha önce söylediğim gibi inanılmaz derecede Jimi Hendrix'i akla getiren sağlam bir şarkı.

Paranoid:

Finished with my woman 'cause she couldn't help me with my mind
People think I'm insane because I am frowning all the time
All day long I think of things but nothing seems to satisfy
Think I'll lose my mind if I don't find something to pacify


Gelmiş geçmiş en iyi albüm diyorum ben buna. Metal, Rock, Türkü vs. vs. farketmez. Her şarkısı bir sanat eseri...

Paranoid, baterinin, gitarın, basın ve özellikle de Ozzy'nin vokalinin inanılmaz bir şekilde kullanımıyla oluşmuş bir şaheser. Megadeth coverı da güzeldir.

War Pigs, ebenin amı Ali Sami! Ne yaptınız oğlum siz? Manyak mısınız lan? Böyle güzel bir sözlere sahip bir şarkı aynı zamanda böyle güzel bir müziğe sahip olursa ne bok yiyeceğiz lan biz? Vokale mi bateriye mi gitara mı basa mı hangisine odaklanalım amcık ağızlılar? Özetle, tanrısal bir şarkı. Faith No More coverı da güzeldir.

Planet Caravan, huzurun eş anlamlısı. Nirvana'ya ulaşmak gibi... Pantera bunun coverını orjinalinden iyi yapmıştır.

Iron Man, dünyanın en eğlenceli şarkılarından biri. Hele Planet Caravan'dan sonra girmesi eğlence oranını arttırıyor.

Ulan bu gidişle tüm albümü yazacağım ama zaman yok...

Master of Reality:


Freedom fighters sent out to the sun
Escape from brainwashed minds and pollution
Leave the earth to all it's sin and hate
Find another world where freedom waits

Müzik kalitesi olarak en iyi albümlerden olmasına rağmen sözlerde bir düşüş var.

Sweet Leaf, uyuşturucu için üç kere! Seni seviyoruuuum, seni seviyorrrruuuuuum, seni seviyooruuuuum tarzında bir parça.

Children of the Grave, 23 Nisan şarkıları gibi lan! Sözlere baksana amına koyayım. Ama müziğine hastayım.

So you children of the world, listen to what I say
If you want a better place to live in, spread the words today
Show the world that love is still the life you must embrace
Or you children of today are Children of the Grave, Yeah!

Orchid, Minas Trith'de Denethor olsam, çıkarsam rakımı içsem doyasıya diye düşündüren muhteşem enstrümantal eser.

Into The Void, Ozzy'nin kötücül planlarını gerçekleştirmek için dünyada şeytanla baş başa kalma isteğini açık açık gösterdiği sanat eseri. Ahahaha







Not
Arada Vol 4. de var ama onu pek dinlemediğim için yazamıyorum.






Sabbath Bloody Sabbath:

Feel so happy since I met that girl
When we're making love
It's something out of this world
Feels so good to know that she's all mine
Gonna love that woman till the end of time


Ulan kötü parça yok diyeceğim ama zaten Black Sabbath albümü bu ne bekliyordun ki yarrağım cevabını almam olası.

Sabbra Cadabra, hastasıyım bu şarkının. Ayrıca günün anlam ve önemi sebebiyle daha da değerleniyor.

A National Acrobat, Sabbra Cadabra'nın daha ağır çalınan versiyonu gibi birşey. Metallica bu iki parçayı birleştirip coverlamıştır.

Who Are You, Black Sabbath'ı ilk dinlemeye başladığım günlerde 23 saat dinlediğim bir şarkıydı. Hala da severim.

Ulan kaç saattir yazıyorum hala bitmedi, acele etmem lazım o yüzden diğer parçaların da gayet seksi olduğunu (özellikle Killing Yourself to Live) söylemem lazım.

Sabotage:

i've watched the dogs of war enjoying their feast
i've seen the western world go down in the east


Harika bir grubun (harika ne amına koyayım efsanevi lan!) harika albümü.

Hole In The Sky, kafayı direk headbang moduna sokmak için yapılması gereken şey. Açacaksın sesi, bir bakmışsın kafa kendiliğinden ileri gitmeye başlamış.

Symptom Of The Universe, muhteşem bir girişe sahip lan bu şarkı. Hole In The Sky ile yavaş yavaş sallanmaya başlayan kafa iyice kendinden geçip monitörle kucaklaşıyor.

Meglomania, harika sözler içeriyor ibnetor. Ama sözlerden öte o solo nedir öyle amına koyayım. Ohhşş... 20 sn yetmiyor, tekrar tekrar dinliyorum. Bi de ne güzel fuck me diyor lan -Orospu karılar gibi ağzımı ayırarak gülüyorum-

Technical Ecstasy:


You said you'd always love me, all of my life
And then you said your last goodbye, yeah, goodbye
Why the sudden changes, why all the lies?
I should have seen it in your eyes


Genel Black Sabbath çizgisine göre çok daha yumuşak çok daha sevgi dolu bir albüm bu.

She's Gone, gel de içme amına koyayım. Bu ne lan. Sabah sabah sikti attı moralimi... Kamyoncu siksin seni Ozzy, Iommi'yi de boş geçmesin.

It's Allright, Bill Ward ne güzel It's Allright diyorsun allahsız.

You Won't Change Me

I'm just a man and i am what i am
Nobody will ever change my ways

ohhşş. Iommi-Ozzy ortaklığı yine döktürmüştür. Yine sikip atmıştır morali...

So listen to me now, hear what i say
Please give me time and maybe love

of ki ne offfff.

Never Say Die:

People going nowhere taken for a ride,
Looking for the answers that they know inside,
Searching for a reason looking for a rhyme
Snow white innocent partners in crime!


Ozzy'nin siktiri yediği albüm. Öyle çok göze çarpmaz...

Never Say Die, albüme adını veren parça diyip klişenin amına koyalım. Gayet güzel hoş ve gaz bir parça. Severim, okşarım.

Air Dance, Black Sabbath ismi geçmeseydi içinde daha çok sevebilirdim ben bunu. Sabaha kadar sevişebilirdik. Ama Technical Ecstasy'den bile Black Sabbath olmayan bir parça bu...



Black Sabahat Nedir Ne Değildir?

Black Sabbath, efsanedir. Olympos Dağı'na çıkmaktır. Saatlerce güzel bir hatunla sevişmek, çöp kutuları arasında ot çekip kafayı bulmaktır. Şarkıya odaklanmışken sarsılarak boşalmak, Ozzy'e göt verme planları kurmaktır. Aşık olmaktır Black Sabbath, nefretten kudurmaktır. Black Sabbath heavy metaldir, heavy metal Black Sabbath'dır.

6 Mart 2010 Cumartesi

Kemalist Burjuva Sınıfının İşçi Sınıfından Kopması

Demokrat Parti döneminden beri yeni oluşmaya başlayan orta sınıf, genel olarak sağ eğilimlere sahipti. 70-80 döneminde Amerikan ve Türkiye'nin içindeki Amerikancılarla beraber sağ eğilim ve iktidarı sahiplenme isteği üst sınıfa ve üst sınıfın içindeki Nakşibendi tarikatına geçti. Burjuva sınıfı Kemalizme(Atatürkçü sosyal demokrasi) kayarken, alt sınıf ve zengin sınıfı faşist ve dinci siyasete yöneldi. Alt sınıftan komünist-devrimci çıkışlar yaşansa da iyice Amerikan yardımı almaya başlamış üst sınıf hükümeti ve kaybedecek hiç bir şeyi olmadığının farkında olmayan, sosyalizmi ve Sovyetleri "öcü" olarak görmeye başlamış alt sınıf tarafından şiddet hareketleri sayesinde durduruldu. Kemalist burjuva sınıfı ise yardımlarını sadece siyasal ve minimum düzeyde tuttuğu için sosyalizme eğilimli ya da Kemalist işçi sınıfından koptu. Burjuva sınıfı sayısal olarak güçlü olduğu büyük şehirlerde bile ne mali ne de siyasal olarak alt sınıfa destek veremedi. Tek güçleri olan oy vermek bile 80 darbesi sırasında özgürce yapamadıkları bir şey haline geldi.

İşçi sınıfı ise Nakşibendi tarikatı ve Amerikan propagandasıyla kimliğini kaybetti. Destek göremeyen alt sınıf, her insanda var olan bencillik ve güçlü olanı destekleme dürtüsüyle(ve tabii yoğun din baskısıyla) giderek sağ eğilimli olurken solun tek kalesi Kemalist burjuvalar kaldı. Böylece sol sadece görünüşte olan bir mali ve siyasal güce sahip kalırken işçi sınıfının özgürlükçü ruhunu ve savaş gücünü kaybetti. Giderek daha sağcı politikacılar iş başına gelmeye başladı ve yarı sömürge durumuna düştük. Köy enstitülerinin de Demokrat Parti döneminde kapatılması ve o neslin doğal sebeplerden dolayı kaybolması da bunda bir etkendi. Şu anki durumumuz her türlü manipülasyona açık bir işçi sınıfı, güçsüz bir Kemalist orta sınıf ve Amerikan destekli sağlam temeller üzerinde oturan üst sınıftır.

Bu durumdan kurtulmak için ilk hedef işçi sınıfına mali ve sosyal açıdan burjuva desteği gerekir. Eğitimsiz insanın tek varlığı dini olduğu için dini sömüren siyasal partiler tarafından açık hedef haline gelirler. Küçük fabrika sahipleri ise ideolojiyi ve ideolojinin somut etkilerini(çalışma saatleri, sigorta hakkı, ekstra mesai ödemeleri, resmi bayramlarda çoğu işveren tarafından yok sayılan izin) ilk önce kendi işletmelerinde göstererek daha ilerici bir toplum yaratılmasına yardım edilmelidir. Böylece ülkemiz yarı sömürge, dinin sömürüldüğü bir ülke olmaktan çıkacak gelişen devletler arasına girecektir.

Liberalizm ve Savaş Arasındaki İlişki

İlk olarak bu başlıkta söz ettiğim liberalizm bizim ve bizim gibi ülkelerin devletçilikle liberalizm arasına sıkışmış ekonomi sistemi değil, güçlü devletlerin emperyalist ve liberal ekonomik politikasıdır.

Gelelim konumuza... Liberalizmde fabrikalar devletin değil özel sektöründür. Gelişmiş ülkelerin ekonomik sistemlerinde devlet üretimi destekleyeceğine özel sektör devleti destekler. Para = güç kavramına göre özel sektör devlet yönetiminde söz sahibi olur. Böylece işçi çalıştırırken devletin koyduğu çalışma saatleri, çalışma koşulları yasaları üstesinden gelebilen özel sektör makineleşmenin de etksiyle muazzam bir üretim yaratır. Üretimi tüketecek olanlar sermaye ve emektir. Sermayenin ve emeğin kardan eşit pay aldığını varsayalım. Yani sermayenin eline 1000tl geçiyorsa işçilerin de eline 1000tl geçecektir(gözünüzde canlansın diye böyle rakamlar verdim). İşçi çeşitli sebeplerden (sağlık harcamaları, zorunlu ihtiyaçlar sebebiyle vs.vs) tüm kazandığı parayı harcar. Sermaye ise elindeki paranın tamamını harcamak zorunda kalmayacağı için sahip olduğu parayı yeni üretim olanakları yaratmak için harcar. İşçi parasının hepsini harcasa bile piyasadaki tüm üretimleri alamamaktadır. Yani bir üretim artığı ortaya çıkar. Üretim artığının bir kısmı ticaret yoluyla harcandıktan sonra geriye yine de bir fazlalık kalır. Bu üretim fazlalığı piyasada geçirdiği her günle çürümekte, bozulmakta ve sermayeye kar getirmemektedir.

Gelelim işin savaş kısmına. Belirttiğim gibi var olan bir üretim artığı vardı. Bu artığın harcanması için eski üretimlerin halk tarafından harcanması gerekmektedir. Fakat fazla alım gücüne sahip olmayan halk tasarruf yapar. Bu sebeple sermaye yeni olanaklar arar ve çözümü yurtdışına açılmakta bulur. Devletçi ve kapalı ekonomiler(Irak'ta da devletçi ve kapalı ekonomi vardı) özel sektörün ve yabancı sermayenin ülkesine girmesini hoş karşılamaz. Diğer ülkelerinse liberal ekonomiden kaynaklanan bir üretim artığı vardır. İşte bu sebeplerle sermaye ele geçirdiği devleti de arkasına alarak üretimini akıtacak yeni kaynaklar arar. Savaş üretilen malların en çok harcandığı dönemlerden biri olduğu için ve yıllardan beri para kazanma konusunda ustalaşmış özel sektör üretimin kitabını baştan sona okumuş olduğu için savaş tercih edilir. Bu savaş liberal bir ekonomiye sahip olan bir ülkeyle yapılınca üretim artığı harcanır fakat karşı taraf da artıktan kurtulmuş olur. Para babaları kıskançtır ve sahte milliyetçilik göstermektelerdir. Bu sebeple karşı tarafın kazancının olmamasını isterler. Öyleyse en iyi çözüm bir taşla iki kuş vurmayı sağlayacak devletçi ve kapalı ekonomiye sahip olan bir ülkeye saldırmaktır. Hem de o ülkenin ele geçirilmesiyle beraber o ülkeye de mal satmaya başlanacaktır. Afrika'nın, Çin'in, Hindistan'ın sömürgeleştirilmesinin en önemli sebebi üretim artığıdır. Yakın tarihimizde de bu savaşlar devam etmektedir. Artık insan hakları ve Birleşmiş Milletler olduğu için sömürü açıktan yapılamamaktadır. Devletler artık toprakları ele geçiremese de çeşitli bahaneler bulup savaş açtıkları devletin ekonomisini çökertip yerine liberal bir sistem kurabilmektedirler. Savaştan karlı çıkan her zaman özel sektördür.

Yani liberal ve emperyalist devletler savaşlar sayesinde büyük kar etmektedir. Bunun engellenmesi için devletçi bir sisteme geçilmelidir. Bunun çok zor olduğunu biliyorum ama yeni gelen nesiller bilinçlendikçe daha da gerçekleşebilir duruma gelecektir.

Toplumsal Paranoya

Bildiğiniz gibi okullarda bize öğretilen hep(özellikle milli güvenlik ve tarih derslerinde) başka devletlerin topraklarımız üzerinde gözü olduğu ve sürekli tetikte olmamız gerektiğiydi. Fakat bu doğru mu?

Türkiye Cumhuriyeti şu anda gelişmekte olan bir ülkedir... Daha doğrusu gelişmemiş fakat gelişmeye çalışıyor ayağına yatan bir ülkedir. Siyasal, ekonomik ve askeri alanda dünya üzerinde bir güç değildir ve bu durumu düzeltmek için hiç birşey yapılmıyor. Biliyorum 2 yılda bir kaldırımları yeniden yapmak bizi bir süper güç yapacaktır(!) ama hep aynı şeyi yapmamalıyız. Devletin başına gelenler her zaman ulusun çıkarlarından çok kendi çıkarlarını düşündüklerinden ilerlemeye doğru atılan bir adım yok. %60'ı aptal olan(Aziz Nesin öyle demiş bence oran çok daha yüksek) bir milleti uyutmak için de hep yabancılar bizim gelişmemize izin vermiyor yalanı yetiyor. Zaten ağaç yaşken eğilir atasözümüzde de olduğu gibi daha ilköğretim yıllarından askerliğin sonuna kadar süre içerisinde şartlandırılan çocuklar ileride de amına koduğumun gavurları bakışıyla yabancılara yaklaşacaktır. Kendileri vatanlarını ileri taşımaya çalışmayacak hep bu ibne Yunanlılar, Ermeniler vs. yüzünden bu durumdayız diyeceklerdir. Toplumsal paranoyamız yüzünden hep diğer devletlerden korkup suçu başkalarında arayacağız ve bu eğitim değişmediği sürece hep geri kalacağız.

11 Eylül "Terörist" Saldırıları

11 Eylül 2001 tarihinde, 3000 ölüye ve 6000 yaralıya sebebiyet vermiş El - Kaide saldırısının üstünden uzun yıllar geçti. Kendi naçizane düşüncelerimi siz saygıdeğer ibnelerle paylaşmak istiyorum.


Bildiğiniz gibi olay uçakların kaçırılıp Amerika Birleşik Devletlerinin önemli simgelerinden birine intihar saldırısı yapılmasıydı. Saldırının sorumluluğunu Amerika'nın tüm olanaklarına rağmen ele geçiremediği(!) Usame Bin-Ladin ve El-Kaide üstlendi.


El-Kaide örgütü dünya üzerinde şeriatçı bir devlet kurmayı amaçlayan aşırı dinci bir örgüttür. Bu örgütün Amerika tarafından finanse edildiği iddiası ilk olarak SSCB'ne karşı kurulmuş olmaları, Amerika'ya hedeflediği şeyleri gerçekleştirmek için fırsat vermiş olması ve tüm imkanlarını kullanan Saddam'ı kısa bir sürede yakalamış, Amerika tarafından ele geçirilememiş Usame Bin Ladindir.

Örnek olarak:
Afganistan
Irak


Amerika'nın bir nevi dünyayı yöneten şirketleri 11 Eylül saldırılarında inanılmaz kar ederken tek kayıpları kabul edilebilir sivil kayıpları olmuştur.

Eğer dünyada terör denen birşey varsa baş terörist ABD'dir!

Sol Kesimin Hümanist Olma Zorunluluğu

Aşırı uçlar hariç, genel kanı kendini sol görüşlü olarak tanımlayan insanların hümanist olduğudur. Sol görüşlü(aynı zamanda entelektüel, ideoloji fanatiği olmayan) insanın hiç bir şekilde şiddet kaçınılmazdır deme hakkı yoktur. Böyle bir yorum yaptığında alacağı tepkiler sen nasıl bir solcusun tarzında olacaktır ve solcuların yapmak istediği çeşitli reformlar için bazı durumlarda kullanmak zorunda oldukları şiddet onlara hak olarak görülmemektedir. Oysa sağ görüşlü insanlar, bunların hepsinin amına koymak gerek dediklerinde hem haklı olarak görülmekte ve hatta bazı durumlarda aşırı şiddet kullanabilmektedir. Tarihsel örnek olarak Sovyetlerin Varşova Paktındaki diğer devletlere yaptığı baskı insanlık dışı olarak gösterilirken, ABD'nin Vietnam'da ve Kamboçya'da yaptıkları işgal hareketi ve kendi ülkelerindeki Kızılderilileri tüm haklardan yoksun bırakmaları "mecburi" olarak görülmüştür. Bunun bir sebebi de tarihi her zaman kazananların yazmasıdır ama Sovyetlerin güçlü olduğu zamanlarda bile Sovyetler "barbardı"(Tabii ki de bunun farklı sebepleri vardı mülklerini kaybetmekten korkan zengin ve orta sınıf ve onların basınları sayesinde manipüle olmuş işçi sınıfı). Öyleyse burada geniş çaplı bir algılama hatası vardır. Hiç bir solcu hümanist olmak zorunda değildir. Şiddet, daha iyi bir dünya için mecbur kalındığında kullanılabilir ve her zaman daha ileriye gitmeye karşı çıkan örümcek beyinliler ya da hainler olacaktır. Onların zehirlerini saçmalarını engellemek için hapishane duvarları değil anca ölüm yeterli olabilir. Ama tabii ki de solcuların hümanizmi reddedişi faşizm kadar sert olmamalıdır. Tek şiddet hareketi idam olmalıdır. Sağcıların ve Amerikan köpeklerinin yaptığı işkenceleri solcuların da uygulaması onların seviyesine inmek demektir. Sonuçta solculuk aslında şiddeti dışlamaz ve hiç bir sol görüşlü insan hümanist olmak zorunda değildir. Hümanist olup olmayacağı kendi kararıdır.