Bu Blogda Ara

4 Şubat 2011 Cuma

Sözde Özgürlüğün Esir İnsanları - IV

Her içtiği bardak üstüne çöken yalnızlığı, karanlığı, soruları dayanılmaz bir hale getiriyordu. Neden onu aklından çıkaramadığından çok, neden gecenin köründe bir bar köşesinde yıllardır içmediği kadar içmekte ve neden yıllardır olmadığı kadar sarhoş olduğunu sorguluyordu... Sonunda her şey silindi ve havada asılı kaldı o tek soru: Neden? Senin yüzünden be güzelim diyerek garip bir kahkaha attı. çevresindekilerin bakışlarının ona döndüğünü farkedemeyecek kadar sarhoştu. Belki de umursamayacak kadar değişmişti. Kim bilir?

Masalar yavaş yavaş boşalmıştı, geriye kalan üç beş kişi de kalkmak için hazırlanıyordu. Bulanık gözlerle çevresine bakmayı akıl ettiğinde kimse kalmamıştı, masanın üstüne bir 50lik bırakıp sallana sallana çıktı bardan. Ayakta durmak, yere düşmekten daha zordu onun için, 10-15 metre yürüdükten sonra takıldı ayağı yerinden oynamış bir kaldırım taşına ve düştü. Sürünerek duvar kenarına ilerlediğinde, yüzünü kapattığı elleri gözlerinden akan sıcak yaşlarla ıslanmıştı. Bomboş sokaklar çektiği acıyı arttırıyordu ve neden sorusu hala aklından çıkmıyordu.

Ne kadar oturdu orada? Şurası kesindi ki uyuya kaldığı zaman güneş aydınlatmaya başlamıştı, izmaritlerle, şişelerle dolu sokakları. Gece boyunca rahat vermemişti ona hatıraları. çocukluğundan, o geceye kadar. Güneşe bakmayı denedi, gözleri ağrıyana kadar. Günaydın diye fısıldayacak kadar gücü kalmıştı, günaydın dedi ve uykuya daldı.

___________

Bir önceki gibi, devamı gelecek ama ne zaman belli değil.

Yazıda Emeği Geçenler
Bajar - Davetsiz Misafir

25 Temmuz 2010 Pazar

Emek, Emekçi ve Komünizm

Bir yazımla daha karşınızdayım sevgili götçüler. Hepinizi imansız anarşikler yapmak için çabalarım devam ediyor...

Yapılan her iş emektir aslında. Örneğin merdiven çıkmak. Fakat ekonomi dilinde, emek üretilen değer olarak geçtiğinden ben de emeği öyle alacağım. Emek, işçinin efor sarfederek ürettiği metanın ismidir. İster tarlada ister fabrikada yapılsın bu üretim...

Emekçi+Sermaye=Üretim formülüne göre biri olmadan diğeri olmamaktadır. Yani iş verenlerin sermaye koyduğumuza şükredin o sayede karnınızı doyuruyorsunuz demesi, emekçinin biz çalışmazsak bir bok yapamazsınız demesi kadar saçmadır. Peki sermayenin amacı ve bu amaca ulaşmak için yaptığı nedir?

Sermayenin amacı mümkün olduğunca fazla para kazanmaktır ve bu amaca ulaşmak için sendikalaşmayı kabul etmez, işçileri ucuz ve çok çalıştırmak ister. Sermayenin kazandığı para, devleti kontrol etmesine ve kişisel zevkler için (örneğin 2. villasının yanına 3. havuz) kullanılmaktadır.

Emekçi ne ister peki?

Emekçi de mümkün olduğunca parayı olabilecek en az süre çalışarak kazanmak ister. Peki emekçi ve sermaye arasında bu kadar büyük bir çekişme varken niye bu şekilde devam ediyorlar?

Devam etmek zorundalar çünkü başka çareleri yok. İşten ayrılıp yeni bir iş bulmaya çalışsa yeni patronu da eskisinden farkı olmayacak. Ya grev? Şanlı grevlerin zamanı İkinci Dünya Savaşı'yla bitti. Bundan sonra yapılacak grevlerde büyük bir başarı sağlanması imkansız gibidir.

Komünizm'i düşünelim... Diyelim ki işverenlerin mallarına devlet el koydu ve kendisi işletmeye başladı. Temel işlem değişmiyor (Emekçi+Sermaye=Üretim) ama sermayenin kullanılışı değişiyor.

Burjuvazinin boşa harcadığı kaynaklar devletin elinde bir güç olacaktır çünkü devlet kendi kendini satın alamaz ve kişisel lüks hakkı yoktur. Devlet üretim araçlarını kendi sağlayıp ortaya çıkan üretimi(bu bahsettiğim üretim temel maddeler yiyecek, su, elektrik) eşit dağıtırsa bir çok sorun kendiliğinden çözülür. Oluşan üretim artığı da diğer ülkelere satılacak ve bu şekilde devlet kalkınmak için kapitalizmden daha fazla kaynak sağlayabilecektir kendine.

Evet, komünizm önünde bir çok engel var ama (eğitim en önemlisi) insanlar umutlu olduğu sürece her zaman bir şans vardır.


Yaşasın eşitlik!

Atatürk İle Putin Arasındaki Benzerlikler

Sevgili piçler, en son yazdığım gibi bu yazı da uzun süredir aklımda. Atatürk'ü putlaştırmış bir götverenseniz, yazıyı okumaya ne diyor bu siktiğimin götleği diye başladysanız alt+f4 kombinasyonunu kullanın.

Okulda hepimize kafamıza iyice işleyene kadar Birinci Dünya Savaşı sonrası sikik durumumuzu anlattılar. Götün yiyorsa bunları unut dedikten sonra diplomamızı elimize verip postaladılar. Ben yine de özetleyeyim. Ordusuz kalan, başkenti fiili işgal altıında olan bir devlet... Elinde kalan tek topraklar unutulmuş Anadolu... Köylüsünün karnını doyuramadığı, evlatlarını savaşta kaybetmiş ve tarihin yüzlerce yıl gerisinden gelen Anadolu... Bir lider... Yıllarca her cephede savaşmış, devletinin yardımına koşmuş ve sonunda yapmayı düşündükleri için devleti tarafından tutuklama kararı çıkarılmış bir lider.

Tarih dersini burada kesip biraz da Rusya'nın 1990lardaki durumuna bakalım.

1930ların Alman Markı kadar değersizleşmiş (o kadar değil de kıyaslayacak birşey bulamadım) ruble, hayvani enflasyon, milli gururu Amerikan doları tarafından St. Petersburg'un arka sokaklarında tecavüze uğramış bir millet, topraklarının zenginliğini değerlendiremeyen, değerlendirilen kısmı ise milleti ve dini olmayan büyük şirketler ve emperyalist devletler elinde olan bir ülke. Yıllarca istihbarat örgütü KGB'de çalışmış, zekası, kararları ve kuvvetiyle yükselmiş bir lider...

Özetleme kısmının amına koyduktan sonra şimdi benzerliklerini açıklayayım.

1: Yıllarca devletin siyaset dışı kurumlarında çalışıp yükselmeyi ve göze çarpmayı başarmak.
2: Zeka
3: Riskli durumlarda karar alma becerileri.(Putin'in Çeçenistan saldırısı, Atatürk için İstanbul'a gitme ya da gitmeme kararı)
4: Hem eski rejimde hem yeni rejimde bulunmak.
5: Zaman zaman kırılan milli gururu tamir etme amaçlı milliyetçi ve aşırı milliyetçi söylemler.
6: Liderliklerinin bitmesinden sonra "veliaht"larının yönetime geçmesi.
7: Eski hükümetlerinin dış politikada pasif bir tutum sergilemesine rağmen agresif dış politikalar.(Çizmelerimi giydirmesinler bana!)
8: Devletleştirme politikaları.


Sovyet rejiminin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü iki büyük deha yaratmıştır. Ulusları kurtarabilecek bir deha...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Bir Uyuşturucu Olarak Ana Haber Bültenleri

Aklımda taslak olarak duran yazılardan biriydi bu da. Dedim ulan bu sıcak yaz gününde bir bok yediğim yok, sitede uzun zamandır siyasi tartışma da çıkmamış. Bari bir boka yarayayım.

Haberleri televizyondan takip eden bir herif değilim, genellikle Cumhuriyet ve Habertürk'ü okuyarak ve televizyondan takip edeceksem de CNN (Türk değil), BBC ve NTV'yi izleyen bir adamım ama saat 7 ve 8 arası zap yapıyorsam önüme SHOW, Kanal D, Kanal 7 gibi kanalların haberleri gelince sinir katsayım yükseliyor.

Bu orospu çocuklarının yayın anlayışı, göz ardı edemeyecekleri kadar büyük bir haber varsa onu 1 dakikalık bir süreyle göstermek, geri kalan sürede Allah diyen aslan, 9 çocuklu ailenin dramı, 90'ındaki kadın yediz doğurdu tarzı çöplükler yayınlamak. Bu pezevenkler gösterdikleri ciddi haberleri bile o kadar yavşak, o kadar duygu sömürüsü yapan bir hale getirir ki o haberden bir sik anlaşılmaz. Rusya, Gürcistan'a mı dalmış, vay amına koyayım, şimdi savaşın ortasında kalan Tatyana bebeğin hazin öyküsü. Tatyana bebek 4 çocuklu bir ailenin en küçük kızıydı. Büyüyünce aç kalacak, para bulmak için Türkiye'de orospuluk yapacaktı...

Ulan yarrağım! Sen bu kadar ciddi bir haberi nasıl böyle yayınlıyorsun lan. Dünyanın en büyük ikinci devleti, bizim sınırımızdaki bir ülkeye girmiş, dünyanın da en büyük devleti filolarını, bizim boğazlarımızdan geçirmiş... Böyle mi anlatılır orospu çocuğu! Her gün haberleri verirken, bir önceki günün aynı cümleleriyle olayı anlatmak nedir peki? Hadi onu geçtim... Ulan hiç mi yeni fotoğraf bulamadınız da aynı fotoları koyuyorsunuz savaşın her günü amına koduklarım!

Hadi o dış haber diyelim... Normal bir vatandaşa pek giren çıkan olmaz? Peki ya zam haberleri? Ete anasının amı gibi zam gelmiş. Et yemek her babayiğidin harcı olmayacakmış artık. Gayet önemli ve her vatandaşı ilgilendiren bir durum. Bu orospu çocukları ne yapıyorlar? Tonton bir teyze ve alışveriş merkezi bulup, teyzeye umutlu laflar söyletiyorlar. Bu mudur lan?! Teyzecim kusura bakma ama ya uyuşturucu bağımlısısın, ya deli, ya da anasının amı gibi para verdiler öyle konuşman için.

Ciddi denilebilecek haberlerin süresi tutsa tutsa 10 dakikadır. Ulan bu haberler 1 saat sürüyor amına koyayım, geri kalan 50 dakikası kanalın en çok reytingli şovunun bir sonraki bölümünde neler olacağına, ünlü yıldızın selülitlerine vs. vs. ayrılıyor. Ulan hepinizin magazin programı var zaten. Cumartesi pazar, fakir halkın gıpta etmesini sağlayıp, onları hayal alemine sürüklüyorsunuz zaten amına koyayım... Daha ne uğraşıyorsunuz? Magazin de bir yarım saat yiyor.

Geriye kalan da ilk başta söylediğim gibi, arkada acıklı bir fon müziğiyle, 9 çocuklu ailenin dramı tarzında haberler ya da beyaz balinanın 3 metrelik yarrağı oluyor.

Bunları haber diye oturup izleyenin de, bu tarz programları yapan siktiğimin haber kanallarının da amına koyayım. Halk haberleri televizyondan alırsa, televizyonda da 1 saatlik haber yerine 1 saatlik şaklabanlık olursa tabii bu ülkede muhalefet olmaz amına koyayım. Ne olmasını bekliyordunuz?

Sözde Özgürlüğün Esir İnsanları - III

Yürümeye devam ettiler. Özgür söyleyecek birşey bulamıyordu. Ağır ağır yürürken ıssız sokaklarda, sessizlik elle tutulacak kadar ağır bir hale gelmişti. Göz ucuyla baktı kıza... Bu sessizlik onu hiç etkilemiyormuş gibi gözüküyordu. Kimsin sen diye düşündü ve neden yanımdasın diye. Rıhtım'a yaklaşmışlardı. Denizin kokusu ciğerlerini dolduruyordu, sokak lambaları cesaretini biraz daha toplamasına yardımcı oldu ve sordu... Neden? Sigarasından bir nefes alarak, sorar gözlerle baktı kız. Neden yanımdasın diye sordu Özgür, neden koluma girdin ve kimsin diye devam etti. Kendime göre sebeplerim var oldu aldığı tek karşılık ve yürümeye devam ettiler. Özgür'ün tekrardan birşey söylemeye niyeti olsa da tek bir bakışıyla bunu bitirmişti o.

Minibüslere yaklaştılar. Numaramı kaydet, dedi kız Özgür'e. Peki ya ne diye kaydedeyim oldu cevabı. Hiç bir cevap alamamak boğazına yapışmış iki el gibiydi. Ne kadar uğraşsa da kurtulamıyordu. Sen bilirsin dedi, istersen bardaki orospu, kızıl saçlı manita ya da Ahmet abi yazabilirsin. Bana ait olduğunu hatırla yeter. Bu cevabın üstüne Özgür'ün yapabileceği hiç birşey yoktu. Parmakları yavaşça tuşlara doğru gitti ve kızıl saçlı hatun yazdı. Kendisi de ona numarasını verdikten sonra, kız aniden kolunu çekip minibüse bindi... Özgür'e bakmamıştı bile.

Yürüdü tek başına. Nereye gittiğini, ne yapacağını bilemiyordu. Neden sorusu asılı kalmıştı havada. Her taraftan onu kuşatıyor, avcı uçakları gibi o daha yakalayamadan üstüne ateş edip kaçıyordu. Neden?

Başını kaldırdığında, bir barın kapısında olduğunu gördü. Uyurgezermiş gibi girdi kapıdan. Mahmur gözleriyle boş bir masa arıyordu. Oturdu. Suratında yavşak bir bakış olan garsona Johnnie Walker Black diye seslendi. Niye böyle birşey yaptığını bilmiyordu. Şişe mi bardak mı diye sordu garson. Ağzındaki sakızı şişirirken. Şişe dedi. Boş gözlerle.

____________

Devamı gelir de ne zaman belli değil.

Yazıda emeği geçenler:
25 Haziran İstanbul Yağmuru

25 Mart 2010 Perşembe

Sözde Özgürlüğün Esir İnsanları - II

Sorular aklında uçuşuyordu Özgür'ün. Neden bekleyeyim, sen kimsin, niye peşimden geldin... Hiç birini söyleyemedi. Kısık bir sesle tamam demeyi başarabildi ancak. Köpeklerin kızgın havlamaları sessizliği bozarken ikisi de birşey söylemeden duruyorlardı. Birbirine kenetlenmiş gözleri bir iletişim kurmaya çalışıyordu sanki. Birbiri içinde kaybolan yeşil ve siyah... Birşeyler söylemeye çalışmalarını engelleyen gözler. Havada yoğunlaşmış bir şekilde hissedilen sessizliği, o bozdu. "Sigaran var mı?". Özgür nezaketle sigara uzatırken, bu muydu diyordu içinden. Fakat kendisi de sadece bununla bitmeyeceğini hissediyordu.

Zippo'yu uzattı. Kız hızlıca sigarasını yaktı ve çakmağı cebine koydu. Kırmızı rujla boyanmış dudaklarının arasından dumanı yavaşça üflerken Özgür'e Rıhtım'a kadar beraber gitmek isteyip istemediğini sordu. Özgür reddetmedi. Zaten reddedemezdi, sorudan çok emire benzeyen bu ses tonuna karşı çıkamazdı. Nasıl onun söylediklerine karşı çıkamıyorduysa koluna girmesine de karşı çıkamadı. Birbirine temas eden kollardan yayılan sıcaklık gittikçe artıyor, Özgür için yakıcı bir boyuta ulaşıyordu. Yine de çekmedi kolunu...

Gecenin geç saatlerinde kolkola sessizce yürüyen iki insan. Birbirlerinden o kadar farklılar ki... Fırtınalı okyanuslarla, korumalı bir liman gibi. Ya da ateşle su gibi. Yanında yürüyen kızın rahat ve umursamaz tavırlarına karşın o ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Kendisini gittikçe ezmeye başlayan sessizlikten kurtulma çabası olarak adını sordu kıza. Aldığı cevap, altında gizli bir öfkeyle, gerektiği zaman öğrenirsin oldu. Hayatı kurallarına göre oynamaya çalışan birinin yapacağı gibi bu cevabı sineye çekmedi...

Yıllardır kullanmadığı küfürler bir sel gibi ağzından boşalıyor fakat kızın umursamazlıkla inşa ettiği duvarda en ufak bir hasar bırakmadan geri dönüyordu. Kolunu çekti. İlk hissettiği soğuk oldu. İlk başta kendisini rahatsız eden kolun sıcaklığı ve yakıcılığına ihtiyaç duyuyordu. Bir daha o ateşi hissedememek korkusuyla özür dileyecekken, kırmızı dudakların hafifçe kıvrıldığını gördü. Bu onu sakinleştirmek yerine öfkesini arttırdı. Yerinde duramıyor bir aşağı bir yukarı yürüyerek sövgülerine devam ediyordu. Kız ise bir sokak lambasına yaslanmış, onu gülerek seyrediyordu. Evet, evet ben bir orospuyum, bir sürtüğüm, her gece başka bir erkekle yatıyorum, dedi, alay ederek ve Özgür'e yaklaşarak tekrardan koluna girdi.

Bu sarsılmaz ve güçlü ruhu etkilemesi mümkün değildi onun. O ki gardiyanlarına teslim olmuş, hatta savaşmamış bile. Duruşundan kıyafetine kadar teslimiyet okunuyordu kendisinde. Yanındaki kızın tam tersine...

____________

Devamı yakında gelecek. Umarım...

13 Mart 2010 Cumartesi

Sözde Özgürlüğün Esir İnsanları - I

Kadıköy'den Bostancıya masmavi bir göğün altında masmavi bir deniz. Kargaşanın dinginlik, özgürlüğün zincire vurulmak olduğu bir kent. Beton ormanlar içinde her biri farklı fakat farklı oldukları kadar da aynı olan insanlar... Bir kavga olan hayatın içinde neden savaştıklarını bilmeyen, sürekli hareket eden, durup da güneşin batışını seyredemeyen insanlar. Bu hikaye onlardan birine adandı...

Özgür de o insanlardan biriydi. Askerliğin ve sınavların öldürdüğü çocukluk hayalleri bilinçaltının hapisanesinde kilitli. Temiz tıraşlı, takım elbiseli, siyah çantalı -aslında hiç kullanmadığı-, yaşamı mekanikleşmiş insanların sadece biri. Kendi önyargılarından ibaret olan gardiyanları eli gevşese onu cezalandıracakmış gibi sıkı sıkı yapışmış çantasına ve güneş yeni yeni aydınlatırken damları, düşmüş yola birçok benzeri gibi. Kafasını kaldırıp da güneşe selam durmadan.

Günlerden çarşambaydı. Her çarşamba yaptığı gibi tenha bir barda arkadaşlarıyla üç bardak bira içecek ve her zamanki konulardan konuşacaklardı. Saat altıda işyerinden çıktıktan sonra ara sokaklardan geçerek boğaya vardı. Çevresindeki insanların aynı kalıptan çıkmış gibi gülümsediğinden habersizdi. Cebinden bir sigara çıkardı ve yaktı. Ağır duman ciğerlerine yavaşça indi. Ergenlik çağında hayata bir başkaldırı olarak içmeye başladığı sigara bu otuzuna yakın insanın elinde bir beyaz bayrak gibi duruyordu. Birbirine benzer insan kalabalığının arasından arkadaşlarını buldu. Her çarşamba olduğu gibi sağ elini arkadaşlarının onu görmesi için kaldırdı ve arkadaşları da onu görünce her çarşamba yaptıkları gibi gülümsediler. Bir akış halinde olan hayat denilen nehirin önündeki barajın arkasındaydı onlar. Kıyıya vurma ihtimalleri olmasa da akıntıyı arkalarına alarak yüzme ihtimalleri de yoktu. Muhabbet edip şakalaşarak Burger King'e vardılar. Ne martıların çığlıkları ne de güneşin kızıllığı onları etkilemişti. Ne de oturmuş gitar çalan iki genç. Kasiyer kızın yeni sosumuzu denemek ister misiniz sorusuna evet dediler ve yemeklerini alarak masaya oturdular. Masadan kahkahalar yükseliyordu... İçinde deneyimli kulakların hemen farkedeceği bir sis perdesiyle... Yemeğin kalitesini övdüler, patronlarından dert yandılar, muhasebe bölümünde yeni işe alınan kızdan söz ettiler. Kapıdan çıkarlarken, aldıkları soslar açılmadan tabakta duruyordu.


Ağır ağır bara doğru yürümeye başladılar. Onları boğadan beri uzaktan izleyen birisi konuşacakları çok şey olduğunu düşünebilirdi. Fakat bu çok büyük bir yanılgı olurdu. Yaklaşık bir yıldır aynı muhabbeti kenarından köşesinden değiştirmekten başka birşey yapmamışlardı ve bu gidişle yapacağa da benzemiyorlardı. Bara girdiklerinde her zamanki gibi kapıda demlenen patronla şakalaştılar. Onlar girdikten yarım saat sonra bar da tamamen dolmuştu. İçilen ilk biranın verdiği rahatlık ve serinlikle muhabbet de koyulaşmıştı. Benzine gelen son zamdan umursamazlıkla söz ederlerken Özgür onlardan koptu. İçeriye biraz önce giren kızıl saçlı, beyaz tenli ve yeşil gözlü kıza bakıyordu. Fakat gördüğü kesinlikle hoşuna gitmemişti. Giydiği deri ceket, dar kot pantolon ve Sex Pistols tişörtüyle, girer girmez garsona umursamaz fakat kesin bir şekilde seslenmesiyle ve masanın üstüne ayaklarını koyup yarı yatar bir pozisyona geçmesiyle, kırmızı rujlu dudaklarının arasından üflediği dumanla varlığı Özgür'ün dünyasına bir hakaretti. İnanılmaz bir tiksinti duyuyordu Özgür. Onbeş dakika sonra kendisinden beklenmeyecek bir şekilde arkadaşlarından özür dileyerek mekandan ayrıldı.

Her biri birbirine bağlanan Kadıköy sokaklarında kendini bilmez bir şekilde yürüdü. Niye kalktığını, niye her an önüne bir tinerci çıkabilecek sokaklarda yürüdüğünü bilmeden... Bir kaç dakika sonra sigarasını yakmak için durduğunda barda gördüğü kızın arkasından geldiğini gördü. Yürümeye devam etti ve adımlarını sıklaştırdı. Belli etmeden arkasına bakmayı denerken kızın tam arkasında olduğunu gördü, dudakları sanki birşey söyleyecekmiş gibi açılmıştı. Neredeyse saatler süren bir bekleyişin ardından nereden geldiği belli olmayan bir sesin inanılmaz saygısız bir tonda bekle dediğini duydu...


_____

Devamı yakında gelecek.

Yazıda emeği geçenler:
70'lerin punk akımı,
Kızıl saç ve deri ceket fantezim,
George Orwell,
Kadıköy'de defalarca gördüğüm o inanılmaz gün batımı,